Apeirofobi
Dünyanın sonu için çok erken bir saati seçtiler, daha insanlar uyuyordu. Sonsuz uykularından sonsuzluğa geçişlerindeki sonsuzluk farkını anlayabileceklerini sanmıyorum. Hayır, tek bir insan bile uyanık değildi, herkes uyuyordu. Tavşanlar,solucanlar,kargalar.. hepsi uykuya dalmıştı. Baykuşlar bile. Yemin ederim. Dünya sanki derin bir rüyanın içinde sallanıyordu, göğü garip ama çok hoş bir sis kaplamıştı. Sisin içinden uyuyan insanların nefesleri duyuluyordu. Son yaklaşıyordu, ben uyuyamıyordum. Belki de dünyayı yok edecek kişi bendim -bana böyle bir şey söylenmemişti-
Ama herkesin uyuduğu sonu gelmek üzere olan bir dünyada, ben neden uyanıktım. Aslında pek de uyanıktım diyemem, sadece etrafımı görüyordum, ama ellerim ve ayaklarımı değil. Etrafta geziniyordum ayaklarım olmadan.
Uyuyan insanlardan bir “ıııımmh” sesi yükseldi. Onları dinlemek uykumu getiriyordu. Ama uyuyamazdım, ben uyursam bir şey olurdu, cidden ne olurdu? Bir balkonda oturup sisin arkasındaki ağaçları izliyordum, orman hareketliydi. Sanırım ağaçları da uyku tutmuyordu. Bir baykuş’un göğsü şişiyor ve geri iniyordu. Bir çan sesi duymama rağmen öyle bir şey olmadığına kendimi iki saniyede inandırdım.
Sonsuzluğun temsili gibiydim. Ben sonsuzluktum. Zamanın bir önemi yoktu artık, ve sonsuza kadar uyumayacaktım. Uyuyan insanlar da sonsuzluktu ben uyumadığım sürece. Dünyanın sonu, dünyanın sonsuzluğu olmuştu. Herkes sonun geldiğinin farkındaydı, ama son felaketle gelmek zorunda değildi, bunu yeni öğrenmiştik. Uyku bize gönderilen yıkıcı şeydi. Zaman yok olmuştu, eğer eskisi gibi şuan evde kahvaltı ediyor olsaydım aynı zamanda işte çalışıyor aynı zamanda da gece uyuyor olurdum. Fakat şuan hiç bir şey yapmadığım için zaman kavramının yokluğunun karmaşasını yaşayamıyordum.
Kedim Mei’ye bakmaya karar verdim, balkondan içeri girdiğimde ev bembeyaz bir sisle kaplıydı. Kedim süt kabının içine başını koymuş uyuyordu, beyaz tüyleri beyaz sütün içine dökülmüştü. Ailem işte bu uyuyan beyaz şeydi. Geri kalan, ailem diyebileceğim herkes dünyanın sonuna yetişemeden başka sonlara kapılıp gitmişlerdi.
Böyle bir zamanda tanrının konuşma yapması gerekmez miydi diye düşündüm, böylelikle hayatım boyunca savunduğum yokluğunu kanıtlamış oldum.
İçimde çok garip şeyler oluyordu, içimde bir savaş vardı. Fakat ne için ve kime karşı bilmiyordum. Sanki oradan biri bana bir şey anlatmaya çalışıyordu. Ellerini uzatıp kalbimden tutmuş çekiştiriyordu, bana adımla sesleniyordu, ama adımı hatırlamıyordum. Beynimin içine doluyordu, birden dünyadaki herkesin yüzü birer birer gözümün önünden geçti, hepsi özenle seçilmiş gibilerdi. Hepsini tanıyordum. Her zaman gittiğim pastanedeki adamın yüzü geçerken arkasından gelen sokak sanatçısının yüzüyle neredeyse aynı oldular. Birden içimdeki bağırdı;
“Hepsi neredeyse aynı! Hepsini sen seçtin!”
Ne diyordu, duyamıyordum, şimdi de sanki kafamın içine girmiş kafamı sarsıyordu.Dünya birden gözümün önünde indirgendi, bunu her yerimde hissettim, bir şeyler azaldı.
İnsanlar azaldı.
İnsanlar azalıyordu, ama ben de azalıyordum sanki. İçimdeki kişi bağırıyordu, kedimin bıyıklarından süt damlıyordu. Perdeleri savrulan balkondan dışarıya geçtim, baktığımda büyük bir dere evime doğru akıyordu, içinde yine uyuyan insanların sesleri vardı. Bütün sesleri tanıyordum. Daha önce yattığım kadınların seslerini, iş arkadaşlarımın seslerini, hepsini ayırt edebiliyordum. Ama tuhaf olan; bana hiç yabancı sesin olmamasıydı.
Bir an nehir bacaklarıma kadar geldiğinde içimdeki kişi kafamın içine bağırdı,
“SEN YARATTIN!”
Nehir yavaş yavaş insanların sesleriyle beni sarıyordu. İçimde birden bir farkındalık patladı, uzaklarda da bir fırkateyn patlıyordu. İçimdeki şey birden sesiyle bütün dünyayı kapladı, ama bütün dünyaya değil, hala bana sesleniyordu; “Bu dünyayı sen yarattın, her şey kafanda biliyordun, bunu zamanla unuttun, kendi dünyana kendin adapte olmakla uğraştın, bitir artık!”
Bu dünyayı seviyordum, bitirmek istemiyordum. Kedimi seviyordum. Evimi de, ya da yürüyüşlere çıkmayı, bir şeyler için savaşmayı, hayatta kalmayı, her şeyi seviyordum. Bu dünya bendim, kendimden vazgeçemezdim. Su göğüslerimin altına kadar çıkmıştı, insanlar suyla birlikte içime doluyordu. Her şeyi içime alıyordum, geçmişi bedenime akıtıyordum.
İnsanlar uykularında konuşuyorlardı, benliğim sesiyle dağları yıkıp hala bana bağırıyordu.
“Sen yaptın, sendin!”
Sonsuz nehirin sonu ağzıma dolduğunda kendimi bırakmıştım, artık hiç bir şey yoktu. Biliyordum, bu dünyayı ben kurmuştum, bunu her zaman biliyordum. Dediği gibi, sadece unutmuştum. Artık her şeyi hatırlıyordum, her küçük ayrıntıyı, beynim sanki dev gibi olmuştu, ben de bütün dünyayı sarmıştım. Artık burda hiç bir şey yoktu.
“Hiç bir şey” bile yoktu.
Yokluk bile yoktu.
Uyudum.
Ben yoktum, dünyanın sonu benim sonum olmuştu.
Aylin Erol
4 notes, May 18, 2013


